Adliye koridorlarında en sık duyulan cümle şudur:
“Ben haklıyım.”
Ne var ki hukuk, haklı olmayı tek başına yeterli görmez.
Hukuk; zamanında, doğru ve usulüne uygun söylenmiş hakkı korur.
Bir dilekçe bazen sadece bir kâğıt değildir.
Bazen bir çocuğun velayeti, bazen bir özgürlük, bazen de bir ömürlük sicil kaydıdır. Ve ne yazık ki çoğu dava, haksızlıktan değil; usul hatasından kaybedilir.
Yanlış mahkemeye açılan bir dava, süresi kaçırılmış bir itiraz, sunulmayan bir delil… Bunların hiçbiri davanın esasına girilmeden telafi edilemez sonuçlar doğurabilir. Çünkü hâkim, önüne gelen dosyada “ne anlatılmak istendiğine” değil, ne yazıldığına bakar.
Uygulamada sıkça rastladığımız bir yanılgı vardır:
“Mahkeme gerçeği kendiliğinden araştırır.”
Bu düşünce, ceza yargılamasında dahi sınırlıdır; hukuk yargılamasında ise neredeyse tamamen yanlıştır. Mahkeme, tarafların sunduğu çerçeve içinde karar verir. Söylenmeyen iddia, sunulmayan delil, ileri sürülmeyen hukuki sebep, yok hükmündedir.
İşte bu yüzden bir dilekçede atlanan tek bir cümle, yıllar sürecek bir mağduriyete dönüşebilir.
Daha da acısı, hatanın çoğu zaman davanın sonunda fark edilmesidir. Karar verilmiştir, süreler dolmuştur ve artık “ama ben aslında…” cümlesinin hukukta bir karşılığı kalmamıştır.
Hukuk, duyguyla değil; kural, süre ve şekille işler. Bu gerçeği görmezden gelen herkes, haklıyken haksız duruma düşebilir.
Bu yazı bir meslek propagandası değildir.
Bu yazı, hukukun ciddiyetine dair bir hatırlatmadır.
Çünkü bazen bir dava, delilden değil;
bir dilekçenin eksik satırından kaybedilir.
Ve o satırın bedelini, çoğu zaman bir insanın hayatı öder.













