Ceza hukukunda tutuklama, kural olarak bir tedbirdir. Ama uygulamada çoğu zaman bir peşin cezaya dönüşmüş durumdadır. Henüz hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olmayan kişilerin aylarca, hatta yıllarca özgürlüklerinden yoksun bırakılması, hukuk devleti ilkesini ciddi şekilde tartışmalı hâle getiriyor.
Oysa Anayasa açık: Kişi özgürlüğü esastır, tutuklama istisnadır. Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre tutuklama, ancak kaçma şüphesi, delilleri karartma ihtimali veya katalog suçlar gibi sınırlı hâllerde uygulanabilir. Buna rağmen, “kuvvetli suç şüphesi” kavramı çoğu zaman soyut gerekçelerle genişletiliyor.
En büyük sorunlardan biri, tutuklama kararlarının gerekçesizliği. “Suçun vasfı ve mevcut delil durumu” gibi kalıplaşmış ifadeler, kişi özgürlüğünü kısıtlamak için yeterli görülüyor. Oysa gerekçe, sadece bir formalite değil; keyfîliğe karşı en önemli güvencedir.
Bir diğer sorun ise yargılamaların uzunluğu. Tutuklu yargılanan bir sanık, dava sonuçlanmadan ceza infaz etmiş oluyor. Sonunda beraat kararı çıksa bile, kaybedilen özgürlüğün telafisi mümkün olmuyor. Bu durum, masumiyet karinesini fiilen ortadan kaldırıyor.
Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları, tutuklamanın son çare olması gerektiğini defalarca vurguladı. Ancak uygulamada bu kararların etkisinin sınırlı kaldığı görülüyor. Tutuksuz yargılama bir istisna gibi algılanıyor; oysa olması gereken tam tersidir.
Ceza yargılamasında amaç, sanığı cezalandırmak değil, gerçeği ortaya çıkarmaktır. Tutuklama, bu amaca hizmet ettiği ölçüde anlamlıdır. Aksi hâlde, adalet duygusunu güçlendirmek yerine zedeler.
Belki de artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir: Hüküm vermeden özgürlüğü elinden alınan bir kişi, gerçekten adil yargılanmış sayılabilir mi?













