İfade özgürlüğü, demokratik toplumların temel taşıdır. Ancak bu özgürlük, ceza hukukunda en sık tartışılan alanlardan biri olmaya devam ediyor. Özellikle “hakaret suçu” ile çizilen sınır, çoğu zaman belirsizleşiyor ve ifade özgürlüğü aleyhine daraltılıyor.
Eleştiri, rahatsız edici olabilir. Sert, sarsıcı hatta kırıcı ifadeler içerebilir. Ancak bir düşüncenin rahatsız edici olması, onu otomatik olarak suç hâline getirmez. Ceza hukukunun koruduğu değer, bireyin onur ve saygınlığıdır; düşüncenin kendisi değil. Sorun, eleştirinin hedef aldığı eylem mi yoksa doğrudan kişinin kişiliği mi sorusunda başlar.
Uygulamada ise bu ayrım çoğu zaman göz ardı ediliyor. Siyasi eleştiriler, sosyal medya paylaşımları veya kamusal tartışmalar, “hakaret” etiketiyle cezalandırılabiliyor. Oysa Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları açık: Kamuoyuna mal olmuş kişiler, daha ağır eleştirilere katlanmak zorundadır.
Bir başka sorun da ceza tehdidinin caydırıcı etkisi. Kişiler, eleştiri yapmadan önce “acaba dava açılır mı?” endişesiyle susmayı tercih ediyor. Bu durum, sadece bireysel özgürlüğü değil, toplumun haber alma ve tartışma hakkını da zedeliyor.
Ceza hukuku, son çare olmalıdır. Her kırıcı söz, her sert eleştiri ceza konusu yapılırsa, ifade özgürlüğü yalnızca metinlerde kalır. Hukuk, suskunluğu değil, özgür tartışmayı korumalıdır.
Belki de sorulması gereken soru şudur: Demokrasilerde tehlikeli olan sözler midir, yoksa susturulan sözler mi?













