Kadına yönelik şiddet, ne yazık ki yalnızca ceza hukukunun konusu olan münferit olaylardan ibaret değildir. Çoğu zaman tehditlerle başlayan, psikolojik baskıyla devam eden ve zamanında müdahale edilmediğinde fiziksel şiddete kadar ulaşabilen bir sürecin sonucudur.
Tam da bu nedenle hukuk, şiddet gerçekleştikten sonra faili cezalandırmakla yetinmemeli; şiddet gerçekleşmeden önce mağduru koruyabilmelidir.
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un en önemli amaçlarından biri budur.
Kamuoyunda çoğunlukla “uzaklaştırma kararı” olarak bilinen tedbir, aslında Kanun’un sağladığı koruma mekanizmalarından yalnızca biridir. Şiddet uygulayan kişinin müşterek konuttan uzaklaştırılması, mağdurun konutuna, iş yerine veya okuluna yaklaşmasının yasaklanması, iletişim araçlarıyla rahatsız etmesinin engellenmesi ve gerekli hâllerde çocuklarla kişisel ilişkinin sınırlandırılması gibi farklı tedbirlere karar verilebilir.
Burada toplumda hâlâ yeterince bilinmeyen önemli bir husus vardır:
Bir kadının korunabilmesi için mutlaka fiziksel şiddete uğramış olması gerekmez.
Şiddet tehdidi, psikolojik şiddet, hakaret, aşağılama ve kişinin güvenliğinden endişe etmesine neden olan ısrarlı takip gibi davranışlar da hukuki koruma mekanizmalarının devreye girmesine neden olabilir.
Ancak asıl mesele yalnızca tedbir kararının verilmesi değildir.
Bir mahkeme kararının gerçek anlamda koruma sağlayabilmesi, o kararın ne kadar hızlı ve etkin uygulandığıyla doğrudan bağlantılıdır. Uzaklaştırma kararı verilmiş olmasına rağmen mağdur hâlâ takip ediliyor, telefonlarla veya mesajlarla rahatsız ediliyor ya da evinin ve iş yerinin çevresinde bekleniyorsa, ortada yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ciddi bir uygulama problemi vardır.
Çünkü uzaklaştırma kararı bir tavsiye değildir.
Uyulması zorunlu bir mahkeme kararıdır.
Tedbir kararının ihlali hâlinde kanunda öngörülen yaptırımların hızlı ve kararlı biçimde uygulanması, yalnızca o mağdurun korunması açısından değil, verilen tedbir kararlarının caydırıcılığının sağlanması açısından da önem taşımaktadır.
Bir başka önemli nokta ise şiddetin yalnızca mağdur kadın üzerindeki etkisinin değerlendirilmemesidir. Şiddetin yaşandığı evlerde bulunan çocuklar, doğrudan fiziksel şiddete uğramasalar dahi yaşananlardan ciddi şekilde etkilenmektedir. Bu nedenle alınacak tedbirlerde çocuğun üstün yararı da ayrıca gözetilmelidir.
Kadına yönelik şiddetle mücadelede hukuk güçlü araçlara sahiptir. Fakat hiçbir hukuki düzenleme, etkin uygulanmadığı sürece tek başına yeterli değildir.
Bir kadın yardım istediğinde ona “Başına bir şey gelirse tekrar gel.” denilmemelidir.
Hukukun görevi, o “bir şeyin” gerçekleşmesini beklemek değil; mümkünse gerçekleşmesini engellemektir.
Çünkü bazen zamanında uygulanan bir uzaklaştırma kararı yalnızca bir hukuki tedbir değildir.
Bir insanın hayatıyla arasındaki son koruma çizgisidir.















