Kadına yönelik şiddet haberlerinin ardından aynı cümleleri duymaya alıştık: “Daha önce şikâyetçi olmuştu.” “Uzaklaştırma kararı vardı.” “Defalarca tehdit edilmişti.”
İşte tam da burada sormamız gereken soru şudur: Bir kadın hukuka başvurmuş, korktuğunu söylemiş ve korunmak istemişse; neden hâlâ başına bir şey gelmesini bekliyoruz?
6284 sayılı Kanun, yalnızca şiddet gerçekleştikten sonra devreye giren bir düzenleme değildir. Bir kadının korunması için mutlaka darp edilmiş olması gerekmez. Tehdit, psikolojik şiddet, ısrarlı takip ve kişinin güvenliğinden ciddi biçimde endişe etmesine neden olan davranışlar da koruyucu ve önleyici tedbirlerin gündeme gelmesine yol açabilir.
Ancak uygulamada asıl sorun çoğu zaman kararın alınması değil, kararın gerçekten koruyup korumadığıdır. Uzaklaştırma kararı verilen bir kişi mağdurun evinin önüne gelebiliyor, onu takip edebiliyor veya telefon ve sosyal medya üzerinden rahatsız etmeye devam edebiliyorsa, elimizde bir mahkeme kararı vardır; fakat mağdur açısından gerçek bir güvenlik yoktur.
Unutulmamalıdır ki uzaklaştırma kararı bir nasihat değildir. “Bir süre görüşmeyin” demek değildir. Uyulması zorunlu bir tedbir kararıdır. İhlal edildiğinde bunun karşılığının hızlı ve caydırıcı biçimde ortaya çıkması gerekir. Çünkü şiddet tehdidi altındaki bir insan açısından saatlerin, hatta dakikaların dahi önemi olabilir.
Kadına yönelik şiddetle mücadelede sürekli yeni bir olayın ardından konuşmak yerine, olay gerçekleşmeden önce harekete geçebilen bir sistemi güçlendirmek zorundayız. Hukukun başarısı yalnızca suç işlendikten sonra verilen cezanın ağırlığıyla değil, önleyebildiği mağduriyetlerle de ölçülmelidir.
Bir kadın “Korkuyorum” diyerek devletin kapısını çaldığında hukuk ona “Başına bir şey gelirse tekrar gel” dememelidir.
Çünkü hukuk yalnızca ölünün failini cezalandırmak için değil, yaşayanı korumak için de vardır.















