Aşılmaz dağ. Şafağın sökmediği gece yoktur.
Geriye umut veya yılgınlık denen insani duygular kalır. Umudu herkes tanır, sabahın ışıklı penceresidir, ekmek kokusudur; “ya bismillah” diye çevrilen dükkan kapısının anahtar sesidir, ilk adımlarını atan bebenin sevinç çığlığıdır.
Yılgınlık ise yaşanandır ve ne acıdır ki; umudun aksine gerçektir, düş değildir, gerçektir ve hep “şekil A” da ki gibidir. Ne yazık ki, karşımıza bu günlerde umuttan çok yılgınlık çıkıyor. Kocaman bir set gibi, aşılmaz duvar gibi. Umutsuzluğun biriktiği yerde, sokağın tek hakiminin ‘yılgınlık’ olması kadar doğal bir şey yok.
*
Siyasi başarı ve başarısızlıkların tartısı yakınlaştıkça umut ve yılgınlık tartışmaları da artmaya başlar, doğaldır. Ancak bu defa kefeler eskilerde olduğu kadar ölçülü değil, oldukça büyük. “Yalan” kibarlaşıp algıya, “cehalet” omuzların üstünde gezdirilen idole dönüştü, değerlerimizi avcumuzun içinde soluksuz bıraktık. Cehaletin kutsandığı toplumlarda neyin doğru, neyin yalan olduğunu anlamakta, anlatmakta güç ötesi, zor sayılır.
*
Şimdi işler biraz farklı; okumuşu da, cahili de, yalan söyleyeni de, yalan dinleyeni de; umut ve yılgınlık çemberinin içerisinde savrulup duruyor. İlk defa geniş bir toplumsal birliktelik ortaya çıktı. Sosyolojide çok ender yakalanan bir iklim ve bu iklimin adı, “toplumun her sokağına yayılan yılgınlık.” Uzun yıllardır yürütülen ekonomik yanlışlar; insanları ideolojik ve siyasi ajandalarını süreli olarak buzdolaplarının derin dondurucu kısmına yerleştirmeye mecbur etti.
Sokak yılgınlığa teslim oldu, “yılgınlık” sokağı birleştirdi…
*
“Baba bize bir şeyler söyle ki inanalım” diyenler; gerçeklerle baba sadakati arasında sıkışarak acı çektiklerini sanıyorum. Zaman ne gösterecek, bekleyip göreceğiz.















