Traktörün kasasından karpuzları tezgahının başındaki elemana her fırlatışında farklı ama çarpıcı tanımlamalar, benzetmeler yapıyordu. Kulak kabarttım…
“Tarla kuzusu bunlar…
Hey maşallah…
Kan kırmızı…”
Gibi pazarcı güzellemelerinden seçmeleri birer birer sıralıyordu. Bir ara; “tarih yazıyoruz” dedi ve diğerlerini yineleyerek devam etmesine rağmen tarihi bir daha yazmadı…
Tarih böyle bir şey demek ki, bir yazıldı mı bir daha yazılamıyor.
Önüne gelen tarih yazıyor bugünlerde, karpuzcuda bu akımdan esinlenmiş herhalde; bence şık ve isabetli olmuş. Tarih de karpuz gibidir, güncelini yaşarken içini çok fazla göremezsiniz, ne zaman eve getirip bıçağı yeşil kabuğunun üstünde dans ettirirsiniz, o vakit kendi gerçek rengini gösterir.
Tarih böyle bir şey, kapalı kutu, yoruma, neresinden baktığınıza, nasıl baktığınıza göre rengini kabuğunun içinde şekillendirir. Kelek karpuzu yutturduğunuz gibi tarihi ve tarihi gerçekleri de kimi insanlara kan kırmızı diye yutturursunuz. Ancak tarih bir bilim dalıdır ve bilimin verileri, referansları ve normları vardır. İşte bazı insanların canını sıkan da bu…
Gerçekler ve o gerçekleri kabul edememek…
Dizilerin metinlerine serpiştirilen güzellemelerle korkaktan kahraman, kahramandan hain üretme çabaları; satar, satmasına da, bütün kandırmacalar eve gelinceye kadardır.
Bugünlerde herkesin elinde kurşun kalem kendi tarihini yazadursun, ben bu satırları yazarken tarih 26 ağustosu gösteriyordu. Düşman siperleri darmadağın edilmiş, tarihin en büyük askerlerinden biri olan Mustafa Kemal’in savaşı Afyon ovasına doğru inmek üzereydi. Bu yürüyüş belgeli ve hiçbir yere çekilemeyecek kadar inançlı ve cesurdu. Arşivlerin arasında dolaşanlar, ceridelerin tozlu sayfalarını çevirenler kurtuluş savaşına duydukları hayranlığı gizlemiyorlar.
Biz adından rahatsızlık duyuyoruz…
Karpuz bu; tepesine bir fes oturt, al sana kan kırmızı…















